Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ana sayfaya Dön // Güncel
Gezi Parkı Edebiyatı
13 Ağustos 2013 Salı Saat 11:45
Cevat Akkanat'ın "Gezi Parkı’ndaki sol romantikliğime dair" yazılarını siz değerli edebiyatseverlerle paylaşıyoruz.....





Sene 1987 olmalı. 80 darbesinin zulümleri bir şekilde hâlâ devam ediyor. Üniversiteye ikinci kez ara vermek durumunda kalıyorum. Bunalım çağım iyice büyüyor. Öğrenim hayatıma kastedenlerden davacıyım. Ne romantizm: Onları ulusun ebedi şefine şikâyet edeceğim!

Üniversite, 1402’liklerin tasfiyesinden sonra kavmiyetçi bir kadronun hâkimiyetine geçiyor.  Bense kendimi solda tanımlıyorum ve inanıyorum ki bu yüzden kastediliyor bana. Sol, ama hangi yol. Değişik kaynaklardan besleniyorum güya. İsim vermeyeyim, bir araya gelmesi ihtimal dâhilinde olmayan birbirinden farklı akımlarla seviş dönemlerim oluyor.

İşte bu hengâmeler çağında, İzmir’i terk ediyor, bir fırsatı değerlendirip İstanbul’a gidiyorum. Gitmek denmez buna, adeta kaçıyorum. Orada, hastalıklı mektuplarla birbirimize zehir zerk ettiğimiz bir mektup arkadaşım var, sanki ona sığınıyorum.

O gün yanımda Ece Ayhan’ın Yort Savul’unu da götürmüşüm. Kader arkadaşım “Damla kendini tamamlayınca damlar.” diye yazmış kitabın ilk sayfasına benim için. Bunu biliyorum, Özdemir Asaf’ça mırıldanılmış bir mısra… Arkadaşımın kitabın arka kapağına, benim İstanbul yolunda yazdığım “çok sevilen şairlerin intiharlarına mı gidiyorum/Ahmet Erhan’ın şiirlerini seviyorum bu yüzden” şeklinde düştüğüm nota binaen yazdığı şu cümle daha bir makul, daha bir makbul: “Hak etmediği halde insan sahip oluyor ya da olmak istiyorsa bir şeylere, ölüme de, yaşama da, bu,,.” Anlıyorum, ‘intihar’la bağdaşık cümleler kurmama fena öfkelenmiş hemşire hanım. Dengesini yitirmiş birisine ‘hak ediş’ inceliğini hatırlattığı için kendisine teşekkür etmiş olmalıyım…

Yort Savul’un kapaklarını kapatıp o felçli yolculuğuma denk düşen Gezi Parkı hikâyeme geleyim.

İstanbul’un otogarı Topkapı’da olmalı. Her nasılsa yolumu Taksim’e düşürüyorum. Sabahın körü tabir edilen saatlerdir. Gezi Parkı’ndaki bir banka bir süreliğine iliştiğimi hatırlıyorum. Mevsim ilkbahar olmalıdır. Sabahın üşüten yüzüne karşı korunaklıyım. Sırtımda dizlerime kadar inen siyah bir palto. Elimde bir evrak çantası. Dışarıdan bakılınca nasıl bir tipoloji sunuyorum pek umurumda! Biraz sonra yanıma iki polis geliyor: Kimliğiniz lütfen!

Kimliğim kontrol ediliyor. Birkaç soru, birkaç sual. Kimim ben? Nerden gelip nereye gidiyorum? Biraz sonra serbest bırakılıyorum. Oradan uzaklaşıyorum. Nereye?

Benim Taksim Gezi Parkı’yla ilgili hafızamdaki en erken hatıram bu. Bir yenilgi sonrası yaşadığım kaçış serüvenimin mühim bir halkasını oluşturduğundan ve içinde küçük çaplı bir polisiye muhabbet barındırdığından bu hatırayı silip atmam imkânsız. Şimdilerde, hayatımın bu küçük sahnesini şahsi masumiyet müzemin tozlu raflarından çekip çıkarışım şu Gezi Parkı eylemleri bağlamında sanırım anlayışla kabul edilir…

Gezi Parkı’ndan sonra Beyazıt’a Çınaraltı’na gidiyorum. Sonra başka maceralar başlıyor. Bir hafta kadar sürecek bir İstanbul macerası. Kaderim beni kendimle baş başa mı bırakıyor Allah’ım! Macera dolu günlerimin kendinden menkul artı değerleri olacak: Dünyamı, inançlarımı, hayata bakışımı, gerçekliği kavrayışımı tekrar gözden geçireceğim. Yavaş yavaş yeni bir inşa ve ibda süreci başlayacak bende… 12 Eylül faşizmi yıllarında lise ve üniversitede okurken yakamıza yapışmış olan kemalizm soslu romantikliği yavaş yavaş tasfiye etmeye başlamamda bu İstanbul faciası etkili olmalı…

Benim zavallı romantizmimin Gezi Parkı hatırasıyla şimdinin Gezi Parkı eylemleri arasına birbiriyle uyumlu bir çizgi çekmek acaba mümkün mü?

Üç ağaçlık bir masumiyetle başlayan Gezi Parkı olayı belirli bir süreç içinde ulusalcı, solcu, sosyalist, komünist, vb. içerikli kimi örgütlerin inisyatifine geçmiş bulunuyor. Süreç buraya her ne şekilde gelmiş olursa olsun, mevcut yakıcı yıkıcı ortam adı geçen kesimlerin romantizm duygularını galeyana getirmişe benziyor. Sadece gözlem ve tespitlerimiz değil, eylemcilerin seçkinlerinden birisi olan gazeteci (!) Mutlu Tönbekici’nin söylemi de delildir: Liseli gençlerin Dolmabahçe (Başbakanlık ofisi) saldırısını bu romantizmle iç içe ele alırken pek mutlu Mutlu Hanım!

Oysa bu romantizm kendiliğinden gelişen bir şey değil. Türkiye’deki eğitim sisteminin batıcı, kavmiyetçi, şovenist, kemalist metaforları hazırlayıveriyor pek çok şeyi. Bu kullanım kılavuzunun hazır sunumu dışında, sürüye katılan gençlerin farklı sol fraksiyonlar elindeki sözde gençlik örgütleri kanalıyla terbiye edildiğini de bir tarafa kaydederseniz Milli Eğitim Bakanı’nın yaptığı teşhisin farklı bir boyutuyla yüz yüze kalırsınız: Birbiriyle bir araya gelmesi mümkün olmayanları nasıl da birleştirdik!

Yukarıdaki çizginin dışında kaldığını düşünenlerin kendilerine sormasında fayda bulduğum trajik soruyu da kaydedeyim buraya: Gençlerinizin birikimi ne âlemde, gençleriniz nerede?


Bu yazı toplam 5050 defa okundu.
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
Şu An Sitede
8 Kişi Online
SİTE ANKET
Sitemizi nasıl buldunuz?
Çok İyi
İyi
Orta
Kötü
Çok Kötü
DÜNÜN MANŞETLERi
ETKiNLiKLER  + Ekle 
ARŞİVDE ARA
ÇOK OKUNANLAR