Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ana sayfaya Dön // Düşünce
Onun Öğrencisi Olmak Bir Başka
16 Haziran 2012 Cumartesi Saat 21:45
Ercan Köksal, Cihan Okuyucu'yu yazdı; bir meslektaşı olarak değil, bir talebesi olarak...





“Nesillerimiz bir buçuk asırdan beri bitmez tükenmez ideoloji kavgaları içinde geçiyor. Tanzimat’la beraber bir Doğu-Batı mücadelesi şeklinde başlayan bu kavga günümüze kadar dallanıp budaklanarak milletimizi uzlaşmaz cephelere ayırmıştır. Solcu, sağcı, milliyetçi, hümanist, ilerici, gerici, ruhçu, maddeci, liberalist, sosyalist, komünist, ırkçı, Turancı, Kemalist…”

Orhan Okay Hoca, bu sözleri Silik Fotoğraflar kitabında Nurettin Topçu’yu anlattığı o nefis yazısında söylüyor. Ben bu satırları okurken bu ideolojik kaygıların ortadan kalkmadığını, hatta daha da derinleştiğini düşünüyorum. Amacım burada ideolojiler üzerine bir yazı kaleme almak değil, fakat ideolojilerin en azından bir üniversite öğrencisi üzerinde nasıl bir etki bıraktığına değinmek isterdim.

Üniversitede ilk damgayı yemiştik: DinciCihan Okuyucu

Üniversiteye başladığım ilk günlerimi hatırlıyorum da; benim gibi, Anadolu’nun dört bir yanından üniversite okumaya gelmiş ve üniversiteye gelene kadar da ideoloji kavramına tam manasıyla aşina olmayan henüz on dokuzunda ya da yirmisine yeni adım atmış arkadaşlarımız vardı.  O zamana kadar belki de ideoloji olarak adlandırabileceğim tek kavram ya da olgu ailemizden ve çevremizden edindiğimiz Anadolu adet ve geleneği olmasına rağmen üniversitede ilk damgayı yemiştik: Dinci…

Daha sınıfa adımımızı atar atmaz farklı ideolojilerin savunucusu hocalarla karşı karşıya kalmanın öğrenci üzerindeki etkisini anlatabilmem oldukça güç. Zira bu karşı karşıya kalış bizim bundan sonraki dört yılımızı da ister istemez etkileyecekti. Solcu bir hocanın solcu olmadığımız için, milliyetçi bir hocanın da kendi ideolojisine sahip olmadığımız için bizleri ötelemesine sessizce boyun eğmek, razı gelmek zorunda kalmıştık. Hatta öyle zamanlar geliyordu ki bazı hocalara selam verirken, hatta bir şey söylerken dahi ağzımızdan çıkan kelimelere dikkat etmek zorunda hissediyorduk kendimizi. Biz bu lisânı çabuk öğrenmiştik. Öyle ya! Kelimelerin de bir ideolojisi vardır.

Hani şu üniversite öğrencilerinin “hoca bana takmış” şeklindeki meşhur savunmaları vardır ya! Ben de o sıralardan geçmiş birisi olarak bu sözün kısmen de olsa doğruluğuna şahit oldum. Üniversite hayatımız boyunca gerçekten saygı duyacağımız, emeklerini ömrümüz boyunca inkâr edemeyeceğimiz hocalarımız olduğu gibi öğrencisini odasından ağır hakaretler savurarak kovan hocalara da şahit olmadım değil.

Şimdi ben bunları neden anlatıyorum? Aslında benim burada tüm bu olumsuz hoca tiplerine karşın hal ve hareketleriyle, öğrenciye karşı tavrıyla, yüzündeki tebessümüyle, hatta ve hatta ses tonuyla bile öğrenci üzerinde büyük bir etki uyandıran, alışılmışın tamamen dışında bir hocadan bahsetmek istiyorum.

Cihan Okuyucu’nun mülakat sorularını görünce hemen fikrim değişiverdi

Cihan OkuyucuÜniversiteyi bitirdikten sonra birçok üniversite mezununun olduğu gibi benim de bir kariyer yapma ve mesleğimde yükselme idealim vardı. Bir süreden beri yalnızca kitaplarından, arada bir de televizyonda yapmış olduğu Mesnevi sohbetlerinden tanıdığım Cihan Okuyucu Hoca’nın danışmanlığında Eski Türk Edebiyatı’ndan yüksek lisans yapmak benim için büyük bir ayrıcalık olacaktı. Böylelikle hem divanlar arasında gezinecek, biraz da sûfi-meşrep şairlerin gazellerinden, kasidelerinden kâm alacaktım.

Mülakata girmek için odasının önünde beklerken, o aniden çıkageldi. Güler yüzlü, mütevazı bir hoca duruyordu karşımızda. Bizi hemen odasına davet etti ve içeriye girdik, karşısına oturduk. Hoca bizler hakkında bilgi edinmeye çalıştı. Memleketimiz neresiydi? Hangi okuldan mezun olmuştuk? Hocalarımız kimlerdi? Hangi alanda yüksek lisans yapmak istiyorduk?

Sonra hemen oracıkta Eski Türk Edebiyatı’ndan yüksek lisans yapmak istediğini söyleyen bir bayanı mülakata aldı ve sorduğu sorulardan sonra benim fikrim bir anda değişti. Cihan Hoca’nın mülakatından o an için geçer not alabilmek ve yüksek lisansa başlayabilmek benim için çok uzak bir ihtimal olarak görünmeye başladı. Hemen fikrim değişiverdi ve Yeni Türk Edebiyatı’ndan mülakata girdim. Sorular havada uçuşuyordu. Ahmet Haşim, Tanpınar, Sezai Karakoç, Attila İlhan başımın üzerinde cisimleşmiş bir halde dönüyorlardı. Ben bunlara bir bir cevaplar vermeye çalışıyordum.Cihan Okuyucu

Hepimize ayrı ayrı ne içmek istediğimizi soruyordu

Sonra kendimizi üniversitede bulduk ve derslere gitmeye başladık. İtiraf etmeliyim, bu dersler içinde beni en çok zorlayanı Cihan Hoca’nın dersiydi. Ne de olsa okuttuğu eski yazı metinler oldukça ağırdı ve metnin ağırlığı yetmezmiş gibi bir de bu metinler üzerinde metin tamiri yapmaya uğraşıyor, eksik çıkan ya da hiç çıkmayan kelimelerin ne olduğunu bulmaya çalışıyorduk.

Hoca, bir beyitin eksik olan kelimesini bulmaya çalışırken onu aruz kalıbına sokmaya çalışıyor, bunu yaparken de parmağıyla masaya vurarak heceletiyor, bir müzikalite oluşturmaya çalışıyordu. Hocanın odasında yaklaşık sekiz öğrenci sandalyelerle bir daire oluşturuyor ve ağzından çıkan kelimeleri yakalamak için büyük bir çaba harcıyorduk. Sanki sesinin tonuyla bizi inciteceğinden korkuyormuşçasına tonunu oldukça kısıyor, bazı kelimeleri duymakta zorlanıyor, fakat bunu bir türlü ifade etme cesaretini de kendimizde bulamıyorduk. Ders devam ederken benim gözüm sürekli hocanın odasındaki kitaplara kayıyor, gözümü oradan almakta zorlanıyordum. Odanın iki tarafı karşılıklı büyük kitaplıklardan oluşuyor ve bu kitaplıklarda binlerce kitap göze çarpıyordu. Şeytanın benimle fazlaca uğraştığı zamanlar, bu kitaplardan bazılarını çalmayı bile düşünmedim değil.

Hocanın derslerine devam ettiğim sürece hiç ara verdiğine şahit olmadım. Buna rağmen belki de ders dinlerken yorulduğumuzu anlıyor, hiçbir hocanın kolay kolay ders esnasında yapmayacağı bir şeyi yapıyor, hepimize ayrı ayrı ne içmek istediğimizi soruyordu. Bitki çayımı, normal çay mı, yoksa kahve mi? Bizler utana sıkıla isteklerimizi söylerdik ve birkaç dakika sonra siparişler gelirdi. Sonra kaldığımız yerden devam ederdik. “Ercan, sen Güneş Kasidesi’nin yedinci beyitini bize oku ve şerhini yap!” Ben önce bocalar, sonra da yarım yamalak şerh etmeye çalışırdım. Her ne kadar arada yanlış şeyler söylemiş olsam da, hiç istifini bozmaz, hatamı yüzüme vurmazdı. Benim yarım yamalak şerhimden sonra bir de kendisi şerh eder, derslerimiz böyle geçip giderdi.

Cihan OkuyucuCihan Hoca’nın selamını al, dersini alma

Dönem sonu geldiğinde hocanın dersinden sınava girmek zorundaydık. Ben soru tarzını hiç bilmiyordum. Daha önceden hocanın öğrencisi olan arkadaşlardan soru tarzını öğrenmek istediğimde, sorularının zor, notunun da kıt olduğunu söylüyorlardı. Meğer bölümde “Cihan Hoca’nın selamını al, dersini alma!” şeklinde kalıplaşmış bir düşünce de mevcutmuş. Sonra sınava girdim. İtiraf etmeliyim, hocanın soruları daha önceden söylenilenin aksine oldukça kolay geldi. Fakat not konusunda galiba haklılardı. Bütün soruları eksiksiz yapmama rağmen yetmiş alabilmiştim. Bilmiyorum, belki de dikkatimden kaçan bazı yerleri olmuştu.

Şimdi, öğrencilik yıllarında yaşadığımız güzel hatıraların yalnızca nostaljisini yapmakla yetinebiliyoruz. Zaman zaman hocamla görüştüğümde, karşısındakini bir talebe olarak değil, bir meslektaş olarak görmesi, dilinden dökülen “sen daha iyi bilirsin.” gibi ifadeler belki birçok insanı mutlu eder, ama beni mutlu etmiyor. Muhterem hocam bu yazımı okuma şansı bulur ve okursa bilmelidir ki; ben kendisine meslektaş değil, ömür boyu talebe olmak arzusundayım.

 

Ercan Köksal yazdı

*dunyabizim.com

 


Bu yazı toplam 5449 defa okundu.
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
Şu An Sitede
12 Kişi Online
SİTE ANKET
Sitemizi nasıl buldunuz?
Çok İyi
İyi
Orta
Kötü
Çok Kötü
DÜNÜN MANŞETLERi
ETKiNLiKLER  + Ekle 
ARŞİVDE ARA
ÇOK OKUNANLAR